Kategoriler Hakkımızda Yayınevleri Yazarlar Çok Satanlar Kampanyalar Yeni Çıkanlar Kargom Nerede İletişim
ARA
Yayınevi Hakkında
Evrensel Yayınları
Evrensel Basım Yayın, 1988 yılında, büyük bir Think tank mekanı olarak görülebilecek, fikri hayatın dinamiklerinin orada geliştiği, kamuoyunun oradan şekillendirildiği, basının ve yayıncıların geleneksel mekanı Babı Ali`de doğdu. Aslında o zamanlar, bugünkü kadar büyük sermayelere dayanmayan Babı Ali basını ve yayıncılığı, basın sermayesinin tekel ve banka sermayesiyle birleşmesinden sonraki tarihsel miadını yavaş yavaş doldurmak üzereydi. Sonraki on yıl içinde, isminde büyülü bir hale bulunduran Babı Ali, nüfuzunu ve etkisini İkitelli plazalarının renksizliğine devretmek zorunda kalacaktı. Evrensel Basım Yayın böyle bir değişim sürecinin eşiğinde Cağaloğlu`nda Valilik binasının karşısındaki Ankara İşhanı`nın, kiralık küçücük bir odasında yayın hayatına katıldı. Aslında bu değişim sadece sermaye ilişkilerinde olmamıştı, aynı zamanda Türkiye bir başka açıdan da yeni bir değişim sürecine girmişti. Ve yayınevimizin varlık nedenini bu süreç belirliyordu.

Toplam nüfusun önemli bir yüzdesini, dolayısıyla da kitap okurlarının önemli bir bölümünü oluşturan genç nüfus, bir zamanlar her gece televizyondaki haber bültenlerinde bir tezgahın üzerine sıra sıra konulmuş kitapların, "ele geçirilen" silahların yanında sergilenmesine; kitabın bir suç unsuru olduğunun bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılmasına ancak bir kara ütopya romanında ya da filminde rastlanabileceğini düşünebilir. Fakat 12 Eylül 1980 askeri darbesi bu görüntüleri olağan günlük olaylar arasına sokmuştu. Gece yarısı evleri basılan öğrenciler, sendikacılar, aydınlar, devrimciler, kitle örgütü üye ve yöneticileri gözaltına alınırlarken evlerinde bulunan basılı her türlü malzeme de "delil" olarak toplanıyordu. Gabriel Garcia Marquez`in Kırmızı Pazartesi`si bile ismi yüzünden talihsizlik kurbanı olabiliyordu. Darbe koşullarında milyonlarca insan gözaltına alındı; milyonlarca kitap da o zamanki 1. Şube`nin sonra da (Terörle Mücadele Şubesi`nin) depolarını doldurdu. Otobüslerde, yollarda, kampüslerde, üniversite girişlerinde vs. yapılan aramalar sırasında üzerinde "istenmeyen" kitap çıkanlar ise o kitap yüzünden soruşturmalara uğrayabildi, fişlendi.

Darbenin şefi, elinde kutsal kitapla çıktığı miting kürsülerinde DİSK bildirilerinden paragraflar okuyarak bu sendikayı halkın gözünde karalamaya çalışırken kitap, bildiri ve hatta Cumhuriyet gazetesi`nin işkence görmeye, yıllarca hapis yatmaya, mimlenmeye ve damgalanmaya yeterli olduğu o günlerde on binlerce evde zorunlu olarak "kitaptan arınma" işlemi yapıldı. Kitapların bir kısmı çuvallarla toprağa gömüldü, bir kısmı odun kömürle çalışan termosifonlarda yakıldı, bir kısmı evinin basılması şimdilik uzak bir olasılık görünen "güvenilir" uzak akrabalara emanet edildi. Böylece kitap, gizlenmesi veya kurtulunması gereken bir malzeme olarak yeraltına geçerken insanların kafalarında ve hayatlarında kitaplıklardaki boşluklardan daha büyük boşluklar oluşuyordu. Çünkü rejimin düşman olduğu kitaplar, insanların sefalete, haksızlığa, yoksulluğa, sömürüye ve baskıya boyun eğmemelerini ve bunu nasıl yapacaklarını öğreten kitaplardı asıl olarak. Kitap bilgi, bilgi ise güç demekti. Generaller, insanı, en önemli silahı olan bilgiden yoksun bırakarak o bilgiyi edindiği kitapları öldürücü silahların yanında teşhir ettiler. Askeri dönemin geride kaldığının sanıldığı dönemlerin başbakanı Turgut Özal ise, sadece Red Kit okuduğunu söyleyerek kanayan bir yaranın üzerine dokunmayı marifetten saydı. Çünkü yukarıdakilere ek olarak, yasak yayın listelerinin hazırlandığı, yayınevleri ve gazeteler üzerinde ağır sansür koşullarının işletildiği, kütüphanelerden ve piyasadan "uygunsuz kitapların" toplatıldığı, yazarların ve yazı işleri müdürlerinin yargılandığı bir ülkede Red Kit okuduğunu ilan etmek bir naiflik gösterisinden çok, karşısındakilerle alay etmek anlamına gelmekteydi.

Elbette kitap yasaklarına başka yasaklar da eşlik ediyordu. Örgütlenme yasağı, grev yasağı, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma yasağı, üniversitelerde dört kişi birlikte dolaşma yasağı, kılık kıyafet yasağı, hak talep etme yasağı, aramalara direnme yasağı, düşünceyi ifade etme yasağı, sokağa çıkma yasağı, 12 Eylül Anayasası`na hayır deme yasağı vs. İyi ve güzel olan her şey, bir toplumu ileriye götürecek her şey, postal darbeleri altında ezilmiş, bu ülkenin üstünden tanklar geçmişti.

12 Eylül`den bu yana 26 yıl geçti; o gün Anayasayla ve yasalarla güvence altına alınmış olan darbe kurumlarının bir kısmı etkisini yitirdi ama önemli bir kısmı bugünkü siyasi ve günlük hayatı etkilemeye devam ediyor. Her şeyden önemlisi Kitap ile ilgili, "başa bela getiren şey" imgesi toplumsal bilinçaltına az çok yerleşti.

Kitapla ilişkinin bu kadar çok baskı altına alınması, kitabın siyasi maliyetinin ve bedelinin bu kadar yüksek olması doğal olarak potansiyel okur ile kitap arasındaki ilişkiyi de bozmuştur. Bir de, yayıncılara yönelik iktisadi ve siyasi gözdağları ile de yayıncılık hayatının hizaya getirilmesi amaçlanmıştı o dönemlerde. Örneğin Sol yayınları yöneticisi İlhan Erdost`un 80 yılında gözaltına alınırken öldürülmesi, uzun süre, bu yayınevinin yayınladığı türden eserleri basacak herhangi bir yayınevinin sahiden pek çok şeyi göze alması anlamına geldi. Girişte andığımız yalınkat sonuçlara ulaşabilen istatistik biliminin gösteremediği böyle derin bir yara gizlidir bizim tarihimizde. Bunların sözü edilmedikçe, Türkiye`deki okuma alışkanlıklarıyla ilgili veriler, gelişmiş ülkelerin karşısında duyulan aşağılık komplekslerine vesile olmaktan başka bir şeye yaramayacak büyük olasılıkla.

Türkiye 12 Eylül karanlığından 1987 yılından itibaren çıkmaya başladı. O yıl uzun bir aradan sonra ilk kez Netaş işçileri greve gitti. Bu başlangıçtan sonra 1989 Bahar Eylemleri olarak anılan ve siyasal ve sosyal bakımdan gerçek bir dönüm noktası olan kitlesel emekçi eylemleri gündeme geldi. Kamu emekçileri ve işçiler, hak gasplarına karşı yedi yıldır kıstırılan seslerini artık çıkarmaya başlamışlardı. Onu 1990 yılındaki büyük Zonguldak yürüyüşü izledi. On binlerce maden işçisinin Zonguldak`tan Ankara`ya, Meclis`e doğru yürüyüşleri sonuçta istenilen başarıyla sonuçlanmasa da artık, "hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı" alenen ilan edilmiş oluyordu. Nitekim olmadı da; 12 Eylül darbe dönemi, bastırdığı emekçi kesimlerinin itirazlarıyla süreç içinde eski keskinliklerini yitirecekler ve bu yeni uyanışın etkisi her yerde hissedilmeye başlayacaktı.

Emekçilerin kültürünün şimdiye kadar oluşmuş bütün geliştirici birikimini miras edinen ve bundan sonra üretilecekleri de kapsamaya aday bir yayınevi olarak Ankara İşhanı`ndaki o küçücük odada yayın hayatına başlayan Evrensel Basım Yayının, ülkedeki boğucu ve hantal havayı dağıtan 80 sonrası ilk hareketlerin doğrudan ürünü olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. 18 yıl boyunca yayınladığımız kitaplar da bunun kanıtlarıdır. Basılan kitapları denetlemek için çıkarılan çok ağır yasalar hala yürürlükte olmasına karşın Evrensel Basım Yayın sosyalist teori ve politika yayıncılığı ile sosyalist gerçekçi edebiyat ürünlerinin okura kazandırılması ve ulaştırılması konusunda toplatmalara, para cezalarına karşın tereddütsüz bir yayın çizgisi izledi.

Başlangıçta az sayıda ve uzmanlaşmamış bir kadroyla çalışıyorduk. Herkes hem editörlük, hem dağıtımcılık, hem sekreterlik yapabiliyor hem de basın ve halkla ilişkiler işleri ortaklaşa yürütülüyordu. Son on yılda teknolojinin geldiği boyutlara ve bunun ürünü olarak bilgisayarın hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmesine bakarak bir kitabın yayın sürecinin teknik açıdan aslında o kadar zor olmadığı söylenebilir. Fakat o zamanlar daktilo hala yazarların baş tacıydı ve yazardan gelen daktilo metnini nadir bulunan bilgisayarlarda dizen, şimdi birçok yayınevinde ve basın sektöründe kaybolmakta olan bir meslekten geçimlerini sağlayan dizgi elemanları, yayın dünyasının belkemiğini oluşturuyorlardı. Kitap önce dizilir, sonra iki kişi metnin "karşılaştırmalı okuma"sını yaparak olası dizgi atlamalarını gidermeye çalışırlar daha sonra da "tashih" safhasına geçilerek kitabın imlasına çeki düzen verilir ve ancak ondan sonra metin, kitap olmak için teknik süreçlere geçebilirdi. Doğrusu bu süreç de o kadar kolay ve rahat yaşanmazdı.

Mizanpaj evdeki hesabın çarşıya zor zahmet uyduğu bir deneyimdi çoğunlukla. Eğer bir kitapta görsel malzeme kullanılacaksa, photoshop`un nimetlerinden henüz yaygın olarak yararlanamadığımız o günlerde bir okul cetveliyle milimetrik hassasiyetle eni boyu ölçülen sonra da bilgisayar ekranındaki metinde o ölçüde yeri hazırlanan resimlerin tersinin düz, ölçülerinin taşmış olarak basılması; bilgisayardaki renk ayarlarının matbaa ayarlarına denk düşmemesi yüzünden baskıda gerçek renklerini kaybetmeleri günlük, sıradan olaylardı kuşkusuz. Mizanpajdan sonra, kitabın yarı şeffaf beyaz aydınger kâğıdına basılmış çıkışlarının kontrolleri yapılırken beyaz rengin bir süre sonra gözü yormasından dolayı kaçırılan hatalara bir türlü son verememenin; yayınlanan her yayının matbaadan gelişini "inşallah bu baskıda hata yoktur" temennisiyle dört gözle beklemeye yol açtığı gergin bir süreçtir bu. Aydınger çıkışları montaj masasında birbirlerine eklenir. Sayfaların önü arkası, bir ciltte karşılıklı gelen sayfalar dikkatle ve özenle hazırlanmak zorundadır, en küçük bir insan dikkatsizliğinin yeniden yoğun bir emeğe, bir o kadar paraya mal olması söz konusudur çünkü.

Evrensel basım Yayın, diğer yayınevleri gibi, eski, kurşun harflerle yapılan baskı tekniği ile şimdiki daha gelişmiş baskı tekniği arasındaki geçiş dönemini aynı sıkıntılarla yaşadı. Teknik olanaklar, sonraki yıllarda geliştikçe baskının yayınevinde geçen bazı aşamaları aradan çıktı, bazıları dönüşüm geçirdi, kimi uzmanlık alanları tarihe geçti, bazı daha kolay aşamalar da sürece eklendi.
Sonuçları Filtrele
Kategoriler A-Z Ürün Saysı
BAŞA DÖN